Google

bugün ne yaptın Allah için? mesela hastahaneye gidebilirsin?ya da kabristana?küçük bir yetimin başını okşayabilirsin...etrafındakileri tebessümle bakıp bu güzelliği herkese bulaştırabilirsin...yürekten secdesi gözyaşıyla ıslanan bir namaz kılabilirsin iki rekat olsa dahi... senden kötü durumda olanlara bakıp,haline şükür edip onlarada sabır dileyebilirsin... aç kalmak için değil açın halini anlamak için oruç tutabilirsin... ve daha bi çok şey... yeterki akşam yatağına uzandığında Allah'ım senin için yaptım diyebileceğin bir şeyler olsun...

efendim...

 


 

Bir sabah vakti
Ardinda saf tutamadim.
Abdest aldigin suyu
Içemdedim kana kana.
Bilal'den bir ezan da ben
Duyamadim efendim.

 

Mescidine bir tas koyamadim,
Koklayamadim...
Yürüdügün sokaklari,
O dikenlere yalin ayak,
Basamadim efendim.

 

Sana atilan taslara,
Su ahmak basimi vuramadim.
Göremedim tebessümlerini,
Dinleyemedim sohbetlerini,
Kuru ekmegimi sirkeye,
Katik yapamadim efendim.

Akabede bir toz...
Erkam'in esiginde kitmir olamadim.
Bekleyemedim hira dan dönüsünü
Kasva ile gelisini,
Miracina sehadet edemedim efendim.
Hendek te bir kürek,
Bir kazma da ben vuramadim,
Üzerine yagan mizraklara, oklara,
Bir hedef te ben duramadim efendim.

 

Bir gece vakti kokun gelse,
Hasretin yansa gönlümde,
Aglasam askina, düssem yoluna efendim.

Hadis-i şerif

Kur'an...

bir anne evladını kendi eliyle nasıl öldürebilir?

Kuran-ı kerim..

savaşın çocukları...




doğduğumda adımı 'hüzün' koydular,
ağladım...
bi ömür taşıdım taşınmaz dertleri
büyümeden yaşlandım...
bi gün benimde hayallerimi uçurtmalar süsler mi?
bi gün bombasız bi gökyüzünde,
yıldızlara bakıp dilek tutabilecek miyim?
bi gün annem yattığı kara yataktan çıkıp gelirde
beni uyandırmak için yanağıma bir buse bırakır mı?
bi gün...
insanoğlu sadece kendine acımaktan vazgeçip,
benim sesimi duyar mı?

Hayat "oku"yanlarındır...



"Hayat, gözün gördüğünden ibâret midir acaba?"
dediler birgün. Görmek ve seyretmek. Kalıp kalıp oyuncakların dizildiği bu şehâdet âleminde, acaba neyi ifade eder sûreti izlemek? Sorular sorulunca ilmek ilmek olur derinleşen hisler ve kapanır gözler. Ruhumuz hızını alamaz fersah fersah ötelere kayar gider. Durur ve Hızır'ın koluna girer. Hızır çırpınan gözlere şöyle bir bakar derin derin ve tebessüm eder. Şöyle der:
   Hayat, senin, şu karmakarışık deyip kaçtığın ândır. Ağlayarak başladığın ömür, binbir endişe ile devam eder. Gün gelir karmaşa gider, her şey bir ateş böceğinin tıpkı karanlıkta yok olması gibi söner gider.
   Hayatın zâhiri, kalıbınla; mânâsı ise ruhunla kardeştir. Kalıbın kardeşini görüyorsa, ruhun da kardeşine, mânâya âşinâdır. O vakit, aç kalbindeki mânâ pencerelerini… Zira hayat, gayrettir, fedâ etmektir, baktığın her yerde O'nu arayabilmektir.
   Şöyle bir bak hayat mir'atından (aynasından) mâzînin sırrına…
   Yûsuf kuyuda, Yûsuf sarayda, Yûsuf zindanda… Ve hayat, yine onunla…
   Yâkûb'un duâsı ise yanıbaşında…
   Zülkarneyn tüm ihtişamıyla yolda… Zülkarneyn yürekleri fetih için yolların başında, Zülkarneyn ki, elleri sarkık yatıyor tabutunda…
   İbrahim'in gözleri semâda, İbrahim'in adımları mârifetullah durağında Lâ Yezâl'i bulmada… İbrahim şirkin putlarını yıkıp Tevhid'i sunmada… İbrahim ki, Dost'tan gayriyi, yaktığı çerağla tutuşturup, nihayetinde gülistana kavuşmada…
   Bir İbrahim ki, Dost'un huzurunda, eli biriciği İsmail'in boynunda… Dost ise, O'na şahdamarından daha karîb… O ise Dost'un fazlında Halil… Neslinden gelecek ise o güzeller güzeli Habîb…
   Mûsa, Nil'in üzerinde bir sandıkta, Mûsa bir kıymetlinin kucağında, bir kıymetsizin ocağında, bir bakıyorsun Tuvâ'da, bir de bakmışsın Tih Sahra'sında… Yolu Mecmau'l-Bahreyn'e uğramış, varmış ilminin tükenip bittiği son noktaya…
   Tüm bunlar sana neyi anlatıyor? Zıtlıklar, iniş ve çıkışlar… Neyi öğretiyor sana?..
   Hâsılı… Yokluk sana varlıkla öğretiliyor. Zira varlığın içindesin. Zıddıyla fehm ediyorsan mefhumu… İşte varlık… Zerre zerre yokluk, zerre zerre sonsuzluk…
   Ey yolcu!
   Hayat, Süleyman'ın şeffaf zeminli sarayına benzer. Cihan mülkünün padişahı puslu bir saray koyduysa önüne başka çaren mi var? Bak Belkıs'ın hâline. Belkıs, zemini görünce, su diye aldandı, eteğini kaldırıp geçti. Aradaki engeli göremedi. O vakit, derinlik zâhir oldu, zeminse bâtın…
   İnsan ise zâhiri bildi, mânâyı göremedi. Hakikate âmâ olunca her şey sûret göründü. Aslında her şey Süleyman'ın şeffaf zeminli sarayında olduğu gibi iç içedir. Zâhir bâtının kalıbı, mânâ ise kalıbın sırrıdır.
   Sen de Belkıs gibi eteğini kaldır ve geç. Ancak zemini de gör, zeminin altındaki suyu da…
   Ve eğil de dinle, ulaş Hira'da yankılanan ilk sadâya… Ruhu'l-Emîn ne dedi Nebi'nin kulağına…
   "Oku! Yaratan Rabbi'nin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin kerem sahibidir. O insana kalemle yazmayı ve bilmediklerini öğretti." (Alak Sûresi, 1-5)
   Ey suâlin dehlizinde sıkışıp, çıkış kapısı arayan! İşte mânâ, işte sır O'nda…
   Oku!.. Kelîm olan, Kelâmı verdiyse okumayı da verendir. Nebî okuma bilmediğini söyleyip âcze bürününce Cebrâîl sarıldı O'na. Şimdi hangimiz O'nun bildiğini biliyor, duyduğunu duyuyoruz, değil mi Cânâ?
   Oku! Ey Hüsn-i Mutlak'ın nefhasını, tomurcuğunu taşıyan! Zira hayat mânâsını ifşâ için Senin kalbî kelâmının terennümünü bekler. Bak satır satır kâinâtın özüne, kendi derinliğine… Bak baştaki gözün göremediği keyfiyete…

Çocuk, Vicdanıyla Terbiye Olur



Din, Vicdanı Besleyen Şahdamardır, Sun’î Davranışlar, Bu Damarı Tıkar


              Din, vicdanı besleyen “şahdamarı”dır. Vicdan bu damardan gelen kan ile gelişir ve hassasiyet kazanır. Dînî duyguların zedelenmesi, aynı zamanda vicdanın da zedelenmesi mânâsına gelir. Çocuk, gerek âile içinden ve gerekse çevresinden “samimi” dînî duygularla değil, “sun’î” ve yapmacık söz ve davranış örnekleriyle besleniyorsa, böylesi bir çocuğun gelişmiş bir vicdan sahibi olacağını düşünmek hata olur. Anne-baba, hayatın her safhasında olduğundan çok daha fazla olarak, çocuklarının samimî dînî değerler ile tanışmalarına özen göstermelidir.


Yalan, Vicdanı Zehirler…
 Dînî yaşayışta samimiyetten uzak tavırlar sergilemek, çocuğun vicdanını katılaştırdığı gibi, yalan söyleyen insanlarla muhatap olan çocuğun vicdanı da santim santim boğulur. Bazen küçük ve tatlı yalanlar, bazen “şakacıktan” söylenilen “pembe” yalanlar, çocukların vicdanına zehir akıtır. Zira hiçbir vicdan, söylenmiş olan bir yalan karşısında sessiz duramaz. Eğer kişinin vicdanı ölmedi ise, söylenen bir yalan, o vicdanı habire rahatsız eder. Vicdanın verdiği bu rahatsızlıktan bunalan kişi, sonunda vicdanının sesini bastırmaya ve söylediği yalanı meşrû göstermeye gayret sarf edecektir ki, bu da vicdan duygusunu dumûra uğratır. Gelişmesi ve ışıl ışıl parlaması arzu edilen vicdan, böyle haksız baskılara mâruz kaldıkça, zamanla yok olup gidecektir.
O hâlde çocuklarının vicdanlarını geliştirmek ve o vicdanı berrak vaziyette tutmak isteyen her anne-baba, yalandan, yılandan kaçar gibi kaçmalı, çocuklarına yalanın zerresi bulaştığında onların vicdanlarında açılacak olan yarayı da hesap etmelidir.
 

İlâhiler, Ezgiler ve Çocuk Vicdanı
 Meselâ bir anne-baba, çocuklarına dînî eğitimin bir parçası olarak gördüğü, ilâhî ve ezgi dinletmeye özen gösteriyor olabilir. Ancak, bu ilâhîleri/ezgileri söyleyen sanatçı ile ilâhînin/ezginin sözleri arasında bir uyumsuzluk var ise, işte o zaman şahdamardan vicdana akan kan, vicdanı besleyici değil, zehirleyici özellik taşır.
Meselâ, böylesi bir ilâhîde, sanatçı, “Seni andıkça gözlerimden ırmak gibi yaş boşalır, neredesin yâ Nebîler Nebîsi…” diyor, ama gözlerinde bir damla yaş akmıyorsa, bu ilâhîye muhatap olan çocuk, vicdânen kirlenmeye, ikiyüzlü olmaya, olmadığı gibi görünmeye adaydır. Vicdanına bu tür sun’î duygular akan çocuk, içinde taşımadığı duyguları, sanki taşıyormuş gibi gösterilebileceğinin örneğini bu ilâhî ile öğrenecektir. Böylesi bir hâl ise, vicdan eğitimi açısından bir yıkımdır. Bu noktada, anne-babalar -her ne kadar iyi niyetli olarak da olsa- evlerinde, arabalarında, bu türden sun’î ilâhî/ezgi ve şarkı dinliyor ve çocuklarına dinletiyorlarsa, ciddi endişe taşımalıdırlar.
Vicdan eğitimi konusunda çocuklarına karşı şuurlu bir yol izlemek isteyen anne-babalar, sözler ile davranışlar arasında tezat taşıyan böylesi sun’î atmosferlere çocuklarını muhatap edeceklerine, aynı ilâhîleri, kendileri, gözyaşı içinde ve samimice söylemeleri, yetiştirdikleri çocuklarının vicdanında binlerce kere daha olumlu te’sir oluşturacaktır.



Çocuk, Anne-Babasının Yankısıdır
 Çocuk, anne-babasının bir yankısıdır. Anne-baba, çocuklarına nasıl seslenirse, çocuklar, anne-babalarına aynı karşılığı verirler.
Çocuklar, özellikle ilk 4 yıl, anne-babalarını taklit ederek, hayatın kurallarını öğrenirler. Yeni doğan bir bebek, annesi, ayakları üzerinde yürüdüğü için, emeklemeyi bırakıp ayaklarının üzerinde durmaya çalışır. Anne konuştuğu için, çocuk, annenin dudaklarına bakar ve kendi de aynı sesleri çıkartmaya çalışır. Ve bütün doğan bebekler, yeni bir insan olma yolunda bu “davranış kopyalama” sürecini çok kısa sürede başarırlar. Ve çocuklar, ilk dört yaş dönemine kadar öğrendikleri bu davranışları geliştirerek bir ömür boyu sürdürürler.
Çocuk, bu taklit sürecinde, anne-babadan sadece konuşmayı ve yürümeyi değil, hangi olaylara nasıl tepki vereceğini de öğrenir. Örneğin, anne, ayağının altına gelen bir karıncayı basmak üzere iken, “Aman üzerine basmayayım, yoksa karıncanın ayakları kırılır ve yuvasına gidemez!..” diyerek çocuğuna bir davranış modeli sergiliyorsa, çocuk, annenin bu hassas ve vicdânî davranışını da ânında kopyalayacaktır. Dolayısıyla çocuklar, anne-babalarından sadece davranışlarını değil, onların vicdanlarını da kopya ederler.


Bahane, Vicdanı Öldürür
 “Vicdanım, acaba ne kadar hassas?” diye merak ediyorsanız, kullandığınız, “ama” kelimelerine dikkat edin… Ne kadar çok bahane buluyor, ne kadar çok “ama” diyorsanız, bilin ki, o “ama”lardan sonra kullandığınız her söz ile, kendi vicdanınızı öldürüyorsunuz.
5 yaşındaki bir çocuğun öğretmeni tarafından demir sopa ile dövüldüğünü düşünün. Bu dayağın verdiği acı ile çocuğun baygınlık geçirmesi, her insanda farklı farklı vicdânî tepkiler oluşturur. Vicdanlarda oluşan tepkilerin farklılığı, hâdiseye şâhit olan insanın kendi vicdanına söylediği bahaneler adedince azalır.
Meselâ, dayak yiyerek baygınlık geçiren bu çocuğun, aslında ne kadar yaramaz ve baş belâsı olduğunu bilen okuldaki bir başka öğretmenin, “Böylesi bir olayı kesinlikle tasvip etmiyorum, «ama», çocuk da gerçekten çok yaramazdı.” dediğine şâhit olabilirsiniz. İşte bu “ama”dan sonra söylenilen şeyler, vicdan sızısını azaltan birer “bahane” dir.
Bahaneler, insan vicdanındaki sesi kesen birer “akıl cambazlığıdır”. Duru bir vicdan, bahanesizdir. Hiçbir şeyden etkilenmeden karar verir. Hassas bir vicdandan çıkan ses, “Bir çocuğu döverek bayıltmak, tek kelime ile vicdansızlıktır. Hem de «ama»sız bir vicdansızlıktır!..” diyecektir.
Kişi, kendi vicdanını ölçerken, olaylara karşı verdiği tepkilere ve bu tepkiler karşısında kullandığı kelimelere bakmalıdır. Biz, habire bahane üreten biri miyiz? Bize sunulan her şeye, “ama” diye mi karşılık veriyoruz? O hâlde, büyük bir ihtimalle, kendimize ve bizim, insan gibi insan olmamızı sağlayan vicdanımıza karşı çok büyük haksızlık yapıyoruz demektir.
Netice olarak diyebiliriz ki, çocuk terbiyesi ile meşgul bir anne-baba, kendisinin ne kadar vicdan sahibi olduğunu sorgularken, öncelikle kendisini iyice gözlemlemelidir. Karşılaştığı ve vicdanını yokladığı hâdiseler karşısında, ne kadar çok bahane üretiyor ve ne kadar çok “ama”, “fakat”, “ancak” gibi kelimelerle akıl cambazlığı yapmaya çalışıyor, dikkat etmelidir.

Pedagog Adem Güneş

Beni Kör Kuyularda, Merdivensiz Bırakma



Âşık düşerken kuyuya, yoktur işinde alengir.
Merdivensiz çıkartır Yâr, kopsa bile âdi zencir.


Karanlık bir geceydi. Çıkrık sâkin, dönmeye başladı. Sessizliğin içinde, gelen sesi siz hayal edin. Bakraç, çıkrığın zincirine bağlı olduğundan, o döner dönmez, harekete geçti.

“–Ooff…” dedi, “Bıktım sana bağlı yaşamaktan! Kulpum elinde, oh, ne güzel, keyfince indirip çıkarıyorsun beni!.. Ne bu yaa!.. Bari geceleri rahat bırak!”

Bakraç, aslında öyle kötü huylu değildi. Sadece, çok fazla iniş-çıkış yaşamış ve bundan ötürü yorgun düşmüştü. Hani, en halîm selîm kişiyi bile, uykusunun olmadık yerinde, âniden uyandırıverseniz, ters bir şeyler söyleyebilir ya, bunun gibi… 

Bakırdandı bakraç… Kuyunun başında senelerdir durmada, ne vakit bir susuza su lâzım olsa, kuyunun dibine salınıp, geri çıkmadaydı. En büyük neşesi, işe yaramaktı. O kadar ki, kim suyundan içer de “Hamdolsun!” der, bakraç o vakit, sevinçten sekerken, bir de bakmışsınız, kuyuya düşer. Çıkrık böyle zamanlarda, “Âh yaramaz!..” dercesine bakar, tatlı tebessümüyle, onu geri çeker. Söyleşir, dertleşir, böylece geçinip giderlerdi.

Çıkrık döner, döndükçe, kimi zaman aşağı, kimi zaman yukarı hareket ettirirdi bakracı. Ne vakit aşağıya kuyunun dibine doğru inecek olsa, suyun serinliği ile ferahlar, esrârengiz ve bir o kadar da güzel duygular yaşardı bakraç. Suya yaklaşmak, ona dokunmak, onun eşsiz serinliğini tatmak, ne kadar da büyük nimetti. O çok yakıcı günlerde çıkrığa seslenir, “Hadi insaf et de, sal sulara beni, serinlet!..” diye, neredeyse yalvarırdı. Çıkrık, senelerin çalışanı, bakraçla nasıl geçinileceğini iyi bilir ve üşenmeden, bu talebi yerine getirirdi. Anlayacağınız, nazlı alıştı bakraç. Çıkrıkta bir merhamet, bir tatlılık… Âh, kim olsa sevinirdi.

Bakraç bazen, çıkrığın kendisi yüzünden çok yorulduğunu düşünüp, rahatsız olurdu.

“–Sana eziyet ediyorum. Senelerdir beni taşıyorsun. Kâh dolu, kâh boşum, ama hep yükümü çekiyorsun.” derdi.

Çıkrık, büyük bir olgunlukla:

“–Sen bana yük değilsin, rahat ol…” diye cevaplasa da, bakraç bazen bunu çokça dert eder, “Âh sana çok sıkıntı oluyorum!” diye sızlanırdı. 

Çıkrık, “Hayır, sen bana dert değilsin!” diyecek olsa bundan da alınır, “Âhh, âh, görüyor musun bak, onun için dert bile değilim, ne ifade ediyorum ki zaten!..” diye, içten içe küserdi.

Anlayacağınız, bakracı memnun etmek apayrı bir sanat. Hele de, özgür ruhlu bakraç, çıkrığa bu kadar bağlanmış kalmışken, mesele daha da çetin…

Bu sıralarda, hiç beklenmedik bir hâl geldi başa... Bakraç, bu anlayışlı, naz çeken çıkrığa âşık oldu. Demeyin ki, “Yok canım, hiç olur mu!..” Vallâhi oldu. Gelin, görün ki, işte ne olduysa zaten, bundan sonra oldu!.. İçinin dolduğu günlerden birinde bizim bakraç tutamadı, bütün hislerini açığa vurdu. Gönlü zamanla, çıkrığa temelli kaydı. Ne vakit biri gelse de, onun için kuyuya inmesi icap etse, zorlanır oldu. Gün geldi, çıkrığın yanında daha çok kalabilmek için, kuyuya inmeyi istemez hâle geldi. Çıkrık:

“–Hadi bakraç! Önceleri suya ineceğim diye nasıl da sevinirdin, ne oldu sana böyle, hadi söyle!..” dediğinde:

“–Seninle biraz daha fazla yan yana olmak varken, neden beni kuyuya gönderiyorsun. Senden başka derdim tasam kalmamışken, niye beni ellerin derdiyle üzüyorsun. Hadi gel, bu gün de susuz gezsin insanlar. Hem belki böylece, suyun kıymetini biraz anlarlar. Bak işte, ben senden uzak düştüğüm zamanlarda, kıymetini nasıl da anladım. Ne olur gönderme beni, hadi, bu sefer yan yana kalalım.”

Fakat çıkrık her seferinde, bakraca hiç cevap vermeden, dönmeye devam etti. Zira o da bir zamanlar bakracın yaşadığı hislerle dopdoluydu ve bir işe yaramak arzusuyla, her geleni “Hızır” bilmeye, bu sebeple kendince dönmeye azmetmişti. İşte, gün oldu, devran döndü, bakracın derdi çıkrık, çıkrığın derdi hizmet oldu. Deyin ki, değişmeyen tek şey, değişmek değil de nedir? Fakat bu hâl, zaman içinde, bakracın zoruna gitmeye başladı.

“–Âh âh!..” dedi, “Önceden nazımı çeker, derdimi bölüşürdün. Ne oldu da artık, yüzüme bakmaz oldun. Söyle, içimdeki sırrı verdim de, kıymetten mi düştüm. Ne değişti söyle!”

Çıkrık, sustu…

“–Hâin! Zâlim! Senin şu ettiğin de ne ki! Şu ettiğin de iş mi ki!..” dedi bakraç.

Çıkrıkta yine ses yok…

“–Hayırdır, ses bile vermez oldun, bunlar, «serin Yûsuf» hâlleri mi!?”  diye tersledi.

Çıkrıkta yine tık yok…

Aradan böylece günler geçti. Hâlbuki bakraca sorsanız, çıkrık senelerdir susuyor. Âh o sevgiliye hasret yok mu? Saati gün, günü ay, ayları asır zannettirir. Ne vakit hasret vuslata döner, en uzun zamanlar bile ân olur da, hemencecik tükenir. Deyin ki, sevgiliyle birlikte geçen zamanın durmasını hangi âşık istemez? Bakraç da istedi elbet. Fakat bir yandan, çıkrığın sessiz vaziyetinden ötürü temelli zora düştü ve umursanmadığını düşünerek, öylesine gücendi ki, günler sonra şöyle feveran etti:

“–Bıktım senden!.. Başkalarının derdiyle beni suya bırakıp almandan bıktım! Sana bu kadar muhtaç olmak zoruma gidiyor! Ben bağımlı olmayı sevmem!.. Tamam, sana bağlıyım, bu elimde de değil, fakat işin kötüsü, bağımlıyım da bir yandan… Ve bu beni çok mutsuz ediyor! Sen, suya değmem için sadece bir sebepsin! İyi bil ki, ben artık sebeplerle bu kadar uğraşmaktan bıktım! Beni kendi hâlime bırak da, özgürlüğümün tadına varayım!”

“–Seni ben mi tutuyorum ki…” dedi çıkrık.

Sahi, çıkrığın eli mi vardı ki, bakracı tuta… İşte, biri tutturmuş olmalıydı ikisini. Ve o biri nasıl yaptıysa bu işi, belli ki işinin ehli. İyi de, bu söz de zoruna gitti bizimkinin… Tutmuyor muydu çıkrık onu. Neden tutmuyordu? Hâlbuki dünyada herkesten çok, onun elinde kalmak istiyordu. Aman yâ Rabbi!.. Bu bakraç hem tutulmuştu çıkrığa, hem kurtulmak istiyordu, hem de sanki o bırakırsa, ölecekti kahrından... Hani dışarıdan seyri kolay da, şaka-maka, böyle dert evlerden ırak ola!..

Bakraç o gece, kederinden öleceğini sandı. O kadar bağırdı çağırdı, öyle çok “Kurtulmak istiyorum!..” dedi ki, çıkrığın da tepesi attı: 

“–Aman be! Seni zorla tutan mı var! O kadar çok istiyorsan, çek git!” deyiverdi.

Demekle de kalmadı, nasıl kahredip döndüyse, zincir kırıldı, bakraç kuyunun dibine düştü. 

Ne vakit ki bu oldu, bakracın aklı başına geldi. O bir zamanlar kavuşmayı pek sevdiği, değince serinlediği suyu hissetmedi bile, çıkrıktan ayrı kalmanın acısıyla. Aklı başına gelince, kalbi de tavına geldi de, başladı seslenmeye:

“–Beni kör kuyularda merdivensiz bırakma! Şu kuyunun dibinde, kendi sesinin yankısıyla avunan biriyim şimdi. Beni niye buraya attın ki? Bilmiyor musun ne de korkak olduğumu? Hem bilmiyor musun, çabucak üşüdüğümü? Bilmiyor musun seni, yanındayken bile ne çok özlediğimi? Hele bir de sesini duymayınca, kendimi nasıl da yalnız hissettiğimi bilmiyor musun?”

Söyledi, sustu, sonra yine konuştu:

“–Aman, yok be yâhû! Sevgi de kararınca olacak. Onun da fazlası zarar. Çok sevdin mi, onunla yatıyor, onunla kalkıyorsun. Sağa baksan onu, sola baksan yine onu görüyorsun. Görmekle bitse çilen keşke, görsen bir türlü, görmesen bir başka… Sussa dert, konuşsa dert, aman!”

Sonra göz ucuyla yukarıya, çıkrığa bakıp, güyâ kendince öğüt vermeye koyuldu:

“–Sen, sakın kimseleri öyle çok sevme he mi!? Akıllı ol. Akıllı ol, yoksa benim gibi böyle kendi kendine konuşup durursun. Akıllı ol ki, kapılarda dilenci olur kalırsın! Akıllı ol da, tek bir güzel söze hasret, gariban olma. Akıllı ol!.. Çok sevmek, çekilir gibi değil. Bezsen, bıksan, geçilir gibi değil. İş değil yani canım, ahmaklık!  Ne olurdu, ben de seni herkes kadar sevseydim? Ne olurdu böyle derin, içine düşmeseydim?! Ne olurdu, de be güzel, ne olurdu?! Ne vardı ki, kara kara sevecek! Yok be canım ya! Sen akıllı ol! Kimseyi sevme böyle! Yoksa ne hasretin sonu gelir, ne yırtınmanın, ne çırpınmanın... Ölsen iyi, bir de öldürmez Allah, sürüm sürüm sürünürsün, «yâr!» diye, akıllı ol!”

Sonra bu fasıl bitti, bir başkası başladı: 

“–Sen niye beni korkutuyorsun ki?! Niye beni üzüyorsun ki?! Aşkolsun sana çıkrık, aşk olsun! Allâh’ından bulasın! Şu ettiğin bana revâdır, ama sana yakışmaz. Ben kötüyüm, âmennâ da, hani senin merhametin?! Şimdi desem ki, «Ben de sustum madem, tamam!..»; yok ki yürek, arkasında duramam. Beceremem sana dökülmeden durmayı. O zaman, sana insaf, bana sâkinlik bağışlasın Yaratan...”

Bu geçti, bir başka duygu geldi de gönlüne, bu sefer de şunları söyledi bakraç:

“–Sesimi çok sevdin de, ondan mı cevap vermiyorsun bana? Ne diye sevdin sesimi bu kadar çok, güzelim! Gerçi, yeter ki sen sev, ben üşenmem, gece gündüz inlerim. Dinleyen sen olduktan sonra, inlemek de ne güzel… Dağlar gibisin. Sesime karşılık sesin yok, ama öyle bir yankın var ki, öyle bir yankı ki… Hiç bıkmadan dinlerim.”

O da geçti, yorgunluğun etkisiyle, hafif isyan yollu söylendi bakraç:

“–Bıktım! Yeter artık! İnsafa gel be!.. Bir ses ver! Ne bu böyle! Ne zamana dek sürecek! Bak ne hâle koydun beni! Allah’tan kork! Ben daha ne yapayım?!  Canıma mı kıyayım?!”

Çıkrık bu sırada ilk defa seslendi kuyunun dibindeki bakraca:

“–Ööff! Bana ne, ne yaparsan yap! Bunal, dellen, inle, bağır, çağır, intihar et!.. Ne edersen et!”

Bakraç, nicedir ses vermeyen çıkrığın sesini duyunca, aşka geldi de dedi ki:

“–Ben intihar edersem, seni kim bir daha böyle sevecek? Kim başını ağrıtacak? Kim akacak, kim dökülecek, kim hasret kalacak, kim düşecek sana? Kim özleyecek seni bu kadar? Varsa bir yedeğim, söyle çıksın! Ama dersen ki, sendeki de sevgi mi, bende bana meftun ne âşıklar var, yedeğin değil, âlân var, o vakit, intihar yine uymaz da, öldür, öleyim!”

* * *

Bütün bunlar söylenirken, yine karanlık bir geceydi. Bakraç, kuyunun dibinden yukarıya doğru seslendi, seslendi, yorgun düştü… Hani çıkrık, güyâ yüz vermiyordu ya, o yorgun düşüp de uyuyakalınca, kocaman bir hasretle bakraca baktı. Öyle baktı ki, kim görse anlar, içi, bakraçtan da beter yandı.

“–Âh!” dedi, “Âh benim geveze bakracım! Âh benim tatlı dillim! Keşke öyle haşin dönüp gitmeye de, kuyuya düşmene de sebep olmayaydım. Keşke seni oradan kurtarmak elimde olaydı… Lâkin benim de dönüşüm benden değildir…”

Acz ile öyle ağladı, öyle çok yakardı ki, sonunda o da yorgun düşüp uyuyakaldı. E yâhu! Kuyu bu! Bunca sevdâya şâhit olur da, nasıl coşmaz! Adı kör kuyuya çıkmıştır, ama birçok görenden daha iyi seyreder. Nitekim Allâh’ın rahmeti ile o gece kuyu, coştu da coştu… Yükselen sular, bir merdiven oldu da, uyumakta olan bakracı, okşarcasına kuyunun başına taşıdı. Bakracın başı, çıkrığın göğsüne yaslandı kaldı. 

Bu esnada, sabah ezânları okunmak üzere, tatlı bir seher yeli, etrafı serinletmedeydi. Ezân sesleriyle uyanınca çıkrık, bir de ne görsün? Bakraç yanı başında uyumada… Üstelik yüzünde bir tebessüm, kim bilir ne rüyâ görmede…

İşte o dem, kuyu dile geldi de şöyle dedi:
“–Âşık mâşuka sevdâlı, mâşuk âşıka! Sevene sevdiğinden gelen, her bir şey âlâ! Ayrılmak istemezseniz eğer bir daha, sen ondan râzı ol, o senden râzı! Ki nasip olsun vuslat içre hasretin hazzı!..”

*VaKTiViSaL*

turunculale